Altun Silsile, Silsilei Sadatı Nakşibendiyyei Aliyye

  • 2.4 / 5
2.4 / 5
250,00 TL
Geçici olarak temin edilememektedir. Temin edildiginde

Bu ürünün yerine tercih edebileceğiniz ürünler

STOKTA VAR
350,00 TL
250,00 TL
Aynı Gün Kargo
STOKTA VAR
450,00 TL
325,00 TL
Aynı Gün Kargo
STOKTA VAR
200,00 TL
130,00 TL
Aynı Gün Kargo

Ürününüz 1-2 gün içerisinde kargoya verilir.

Güvenli Alışveriş

Ürününüzü 14 gün içerisinde kolayca iade edebilirsiniz.


Kitap               Altun Silsile - Silsilei Sadat-ı Nakşibendiyye-i Aliyye   
Yazar              Abdülkadir Dedeoğlu
Yayınevi         Osmanlı Yayınevi - Gül Neşriyat
Kağıt - Cilt      1.Hamur Beyaz - Karton Kapak Cilt
Sayfa - Ebat   648 Sayfa - 15,5x23 cm
Yayın Yılı        2020

 
Abdülkadir Dedeoğlu tarafından yazılan, Osmanlı Yayınları Altun Silsile adlı kitabı incelemektesiniz.
Altun Silsile, Silsilei Sadat-ı Nakşibendiyye-i Aliyye kitabı hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.
 
Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır.  Alak 1-2
 

 
       BU KİTABI YAZMAKTAKİ GAYE
 
 
Şeyh Feridü'd-din Attar Hazretleri, Tezkiretü'l evliya kitabının önsözünde evliyaullahın hayatlarını ve onların kıymetli sözlerini kaleme alma sebebini şöyle açıklıyor ki biz de ehemmiyetine binaen bu kitabın yazılma sebebi olarak aynen aşağıya alıyoruz:
 
"Âyet ve hadisler hariç, şeyhlerin (Rahmetüllahi aleyhim hazeratının) sözlerinden daha değerli hiçbir söz yoktur. Çünkü sözleri ezberin ve "kâle"nin, (yani dedim ki - dedi ki'nin) neticesi değil, amelin ve hâlin semeresidir; beyandan değil, iyândandır: tekrardan değil esrardandır-, kesbî ilimden değil, ledünnî ilimdendir; dinlemekten değil, coşmaktandır; "babam öğretti" aleminden değil, "beni Rabbim en güzel bir biçimde terbiye etti" âlemindendir.. Zira kitapta zikredilen veliler, Nebilerin (Salevatülllahi aleyhim ecmaîn hazeratının) varisleridir. (Bir nicesi Âdem'in, bir nicesi Musa'nın, bir nicesi, İsa'nın ve bir nicesi de Muhammed (Aleyhimüs'sselam) vasıflarına haizdir.
 
... "Bunların sözleri, "Allah'ın ordusundan birer askerdir" (Sure: 48 Ayet: 4,7 - 74/31). Şayet müridin kalbi kırılır ve morali bozulursa. onunla kuvvetlenir, o askerden meded bulur. Hak Teâlâ'nın, "Biz resullerin haberlerinden, kalbine sebat verecek olanları sana hikaye ediyoruz" (Sure: 11 Ayet: 120). Yani "Ya Muhammed, kalbin huzur ve kuvvet bulsun, diye evvelkilerin kıssa ve menkibelerini sana hikaye ediyoruz" buyurmuş olması da bunun delilidir."
 
... "Peygamberlerin Efendisi (s.a.v.), "İyiler anılınca, gökten rahmet iner", buyurmuşlardır. İmdi bir kimse, üzerine rahmet yağan bir sofra kurarsa, mümkündür ki ona bir fayda temin etmeden, eli boş geri çevirmezler. Umulur ki, onların kudsi ruhlarından, perişan bir
 
14 Reşahat aynül hayat  tercümesi
                      
hade bulunan şu biçareye bir meded ulaşır da, ecel gelmeden evvel başına bir devletin gölgesi düşer."
 
..."Kur'an ve, hadisten sonra, sözlerin en iyisi olarak onlarınkini gördüm. Sözleri, tümüyle Kur'an ve hadislerin şerhinden ibarettir. "Her ne kadar onlardan değilsem de, hiç değilse onlara benzemiş olayım", diye, kendimi bu meşguliyetin içine attım. Çünkü hadiste, "Bir zümreye benzeyen onlardan sayılır", buyurulmuştur. Nitekim Abdurrahman Ekkaf a sordular:
-Kur'an okuyan ama okuduğunu anlamayan bir kimsenin okuduğu şey, hiç onda tesir husule getirir mi?
 
Şöyle dedi:
-Bir kimse bir ilaç (veya zehir alsa) ama yediği şeyin ne olduğunu bilmese, bu ona tesir eder de, Kur'an hiç tesir etmez mi? Açıkçası
Kur'an'ın tesiri bundan çok daha fazla olur. Bir de bilerek ve anlayarak
okusa, o zaman durum nasıl olur? Varın kıyas edin!"
 
... "Bir mecburiyet, zaruret ve çaresizlik halinin mevcud olması müstesna, sûfîlerin sözlerinden başkasını ne söylemeye ne de dinlemeye takat getiremeyen bir kalbe sahibim.Bu sebeple bütün halk-ı âlem için, onların sözlerinden bir vazife ve vird vücuda getirmem şart oldu. Olur ki, bu sofradan da bana bir bardak nasib olur."
 
... "İmam Yusuf Hemedânî'ye (r.a.),
-   Şu zaman geçer ve bu taife perdenin arkasına çekilip gizlenirse, selamette kalabilmek için biz ne yapalım? diye sorulmuş. O da,
-   Her gün, onların sözlerinden sekiz sayfa okuyunuz, diye cevap vermiş. İmdi ben, gaflet ehlinin (böyle) bir vird edinmesini farz-ı ayn görüyorum."
 
... "Allah dostlarının sözleri, birkaç yönden sözlerin en iyisidir:

1 - İnsanı dünyadan soğutur,
2-   Devamlı surette âhiretin hatırda tutulmasını temin eder,
3-   Devamlı olarak insanın kalbinde Allah sevgisini meydana getirir.
4-   Bu zatların sözlerini dinleyen bir kimse, sonsuza kadar sürecek yol için azık tedârik etmektedir. Bu sebeplerle bu çeşit sözleri derlemek, behemahal yerine getirilmesi gereken vazifeler cümlesindendir.
 
Hakikatte "tüm sözlerin en iyisi olan "Kur'an ve Hadis"in şerhinden ibaret bulunan sûfîlerin sözlerini ihtiva eden bu kitaplardan daha iyisi. âlemde yoktur" da denilebilir."
 
"Bu eserimle, benden geriye bir yadigâr kalmasını istedim. Bu suretle bu eseri okuyan bir kimse, bundan bir genişlik ve ferahlık bulur da beni hayır dua ile yadeder. Olur ki, onun bu davranışı sebebiyle bana da mezarda bir genişlik ve ferahlık bahşederler. Nitekim Herat'ın imamı ve Şeyh Abdullah Ansarî (rh.a.)'nın üstadı bulunan Yahya b. Ammâr (r.a.) vefat edince, kendisini rüyada görüp sordular:
 
-Allahü Teâlâ sana nasıl muamele etti? Cevaben dedi ki:
-(Bana şöyle hitap olundu:) Ya Yahya! Sana çok şiddetli hitaplarım olacaktı. Lâkin bir gün (bir vaaz) meclisinde bize hamdettim. Dostlarımızdan biri, o sıra oradan geçerken bunu duyup hali hoş oldu. O, bundan hoşlandığı için seni bağışladım. Eğer bu durum olmasaydı, görürdün sana ne yapacağımı."
 
Ve bir Dua: Ya Rabbi! Son nefesimize kadar (son nefes dâhil) bizleri sevgililerinin yolundan ayırma, bize onları sevdir ve bizleri onların kalblerinden düşürme. Bu mübarek zatların şefaatlerine bizleri de nail kıl. Hatâlarımızı afvet.
15 Tezkiretü'l Evliya - Erdem yayınları - Tere. Süleyman Uludağ
 

 
Bütün hatalar bizden, bütün güzellikler de Allahü Teala Hazretlerindendir.
 
 
Şeyh Ebu'l-Fâruk Süleyman Hilmi Silistrevî (k.s.)
 
 
                      TAKDİM

 
       SİLSİLE-I SÂDÂT VE BÂZI TASAVVUFÎ BİLGİLER
 
Bu kitabımızda ve bütün tasavvuf kitaplarında bahsi geçen; (Altun Silsile) Silsile-i Sâdât kimdir, vazifeleri ve vasıfları nelerdir, önce bunları bilmek lazımdır.
 
PEYGAMBERİMİZ VE VARİSLERİ
 
Cenâb-ı Hak Peygamberimiz hakkında kitabında buyuruyor ki:
"İçlerinden, kendilerine Allah'ın ayetlerini okuyan kötülüklerden ve inkârlardan kendini temizleyen, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur..."1
 
"Muhakkak ki sana biat edenler aslında Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir."2
"Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik."3
 
"KimResule itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur."»4
 
1 3/Al-i Imran, 164
2 48/S.Fetih,10
3 Enbiya 107
 
Diğer bazı ayeti celileler ve hadisi şeriflere göre Peygamberimiz. aynı zamanda kâinatın varlık sebebidir. Yeryüzünde Allahü Teâlânın halifesidir. Akıl sahibi insanları cennete götürecek bir delil ve bir kılavuzdur. O sirâc-ı münirdir. (Aydınlatıcı ışıktır)
 
Peygamberimizin varisleri
Büyük müfessir ve mutasavvıf ismail Hakkı Bursevi Hazretleri, Resülüllah Efendimiz hakkındaki bu hitaplarla alakalı şöyle buyuruyor:
"Peygamberimiz hakkındaki ilahi hıtablar bil ibare. Peygamberimize; bil işâre ise. kıyamete kadar O'nun meşrebi üzere olan vârislerinin her birerlerine hıtabdır"5
İmam-ı Rabbani Hazretleri de Peygamberin varisleri hakkında şöyle buyurmaktadır:
"Hakikatte ehlüllahın verdiği, kerametlerden bir keramettir. Onların Halkı Hakka davetleri de Allahü Teâlânın rahmetlerinden bir rahmettir. Ölü kalbleri ihyaları ise büyük ayetlerinden bir âyettir. Onlar ehli arzın emânı, günlerin ganimeti ve bereketidir. "Yağmur onlar hürmetine yağar, rızıklar onlar hürmetine gelir" sözü onlar hakkında söylenmiştir. Onların kelâmı deva. nazarları ise şifâdır. Onlar cülesâullahtır. Onlarla beraber olan şakî olmaz. Onlarla ünsiyet kuran da mahrum olmaz". 6"Bu gibi zevatın mertebeleri. geçmiş peygamberler içinde yeni şeriat ile gönderilen ve bir çok peygamberler kendi şeriatına tabi ve onu te'yid ile me'mur edilen ülül azm peygamberlere benzer"
Dîni Celîli İslâmı ta'lim, tebliğ, yayma, ihya ve insanlığı saadet ve selâmet yollarını gösterme vazifesi, Peygamberin hakiki varisi olan silsile-i sâdâta intikal etmiş ve Onlar tarafından devam ettirilmiştir.
Kıyamete kadar da böyle devam edecektir.
işte bu kitabımızda, bu mübarek zatların hayatlarını. kerametlerini ve mübarek sözlerini bulacak, onları okurken kısa bir zaman da olsa onlarla birlikte yaşayacaksınız.
Bu zatları daha iyi anlayabilmek için kısaca tasavvufu ve tasavvufun ana mevzuu olan insanı ve insanın vücut yapısını bilmemiz gerekir. Şimdi onu kısaca görelim...
 
44/S.Nisa.80
5Ruhulbeyan C5 S.528
6Mektubat-ı Şerif C. 2. S. 140. M. 92


TASAVVUF
 
Tasavvuf, kalbin ve nefsin iyi ve kötü hallerini bilip, kötü hallerden temizlenmeyi ve iyi hallerle bezenip Allâhü Teâlâ'ya yakın olmayı öğretir.
Tasavvufun mevzuu, ma'rifetullahtır. Yani, Allahü Teâlâyı bilmektir. Tasavvufun kurucusu (vâzıı) Hazreti Allah Celle celâlühüdür.
Tasavvuf, dinin ruhudur (özüdür).
 
TASAVVUFUN  LÜZUMU

Tasavvufun lüzumuna dair, iki büyük zâtın iki kıymetli sözünü buraya almakla iktifa ediyoruz:
 
İmâm-ı Azam Hazretleri buyuruyor:
—"(Tasavvufa intisabım olan son) İki sene olmasaydı, Numan helak olmuştu."
 -Miftahul Kulûb- Seyyid Şerif Cürcâni Hazretleri buyuruyor:
—"Hâce Alaeddin Attâr'ın hizmetine yüz vurmayınca, Allâhü Teâlâ'yı bilemedim" -Nefehâtül üns-
 
İNSAN

Tasavvufun hedefi insan olunca, tasavvufun insana nasıl baktığını bilmek lazımdır:
insanın iki cephesi vardır.
 
1 - Maddî vücut,
 2- manevî vücut
 
Maddi vücut herkes tarafından bilinen ve görülen vücuttur. manevî vücut ise gözle görülmez.
 
Kur'anı kerimde ve hadîs-i şeriflerde isimleri geçen, Kalb, Ruh, Akıl, Nefs gibi unsurlar hep manevî vücudun azalarıdır. Bu unsurlar hayvanlarda yoktur.
insanın maddî vücûdunun yaşaması için yemeye, içmeye, teneffüs etmeye ihtiyacı olduğu gibi, manevî vücudun da gıdaya ihtiyacı vardır.
Manevî vücûdun gıdası ise nurdur. Nur Allâhü Teâlâ Hazretlerinden gelir. Mürşid-i kâmil denilen büyük velîlerin manevî kalbi vasıtasıyla dağıtılır, manevî vücut ancak, bu nuru aldığı takdirde sıhhatli yaşayabilir. Nuru alamayan manevî vücut önce hastalanır, sonra da ölür. Bu, manevî ölümdür. Bu durumdaki bir insan, yaşayan ölü gibidir.
"Onların Kalbleri vardır ; anlamaz, gözleri vardır görmez, kulakları vardır, işitmez. Dikkat edin onlar hayvanlar gibidir; belki de dalâlet hususunda ondan daha aşağıdadır." ayeti kerimesi bu kimseleri tarif eder. 7
Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîmin; 191 yerinde "manevî kalb"den. 49 yerinde "nur"dan , 59 yerinde " akıl"dan, 9 yerinde de "ruh"tan bahsediyor. Tasavvuf işte bu; kalb, ruh, akıl ve nefs gibi manevî unsurlarla alâkalanır.
 
Tasavvufun hedefi, insanın manevî vücudunu, manevî ölüm ve manevî hastalıklardan korumak, dünya ve ahırette insanı manen, huzurlu ve sıhhatli yaşatmaktır.
 
Tasavvuf ilmine göre İnsanın manevî vücudunda iki zıt varlık vardır. Bunlardan biri Ruh, diğeri de Nefstir. (Cenâb-ı Hak Kur'an-ı Keriminde her ikisinden de bahsetmektedir.) Bu iki zıt varlık insanın vücuduna hakim olmak için mücadele ederler. Vücut ülkesinde her ikisi de sultan olup idareyi ele almak isterler. İnsanın vücudu, bu iki varlığın savaş ve mücadele alanıdır.
 
Nefsin gıdası günahlar, yardımcısı da Şeytandır. İnsanın içinden gelen her türlü kötü düşünce, fiil ve ahlaksızlığın sebebi nefstir.
 
Nitekim Yusuf aleyhisselam;
 
"Ben nefsimi temize çıkarmam, Muhakkak Nefs (insana) mübalağa ile kötülüğü emreder.Ancak rabbimin rahmet ettikleri müstesna. Sureti katiyyede benim rabbim gafurdur rahimdir" 8
 
"Senin en büyükdüşmanın iki kaşının arasındaki nefsindir"9  "Nefs kötülüklerin deposudur" (Mektubat-ı l.Rabbani)
7(A'raf-7/179)
"Yusuf Suresi a. 52
9 500 hadis-i şerif tercümesi - Ömer Nusuhi Bilmen
                                                                                      
İşte din ve tasavvuf, insanın içindeki bu habis ve kötü varlığın terbiyesi ve temizlenmesi ile alakalanır. Başta peygamberler, sonra da peygamberlerin hakîki vârisi olan âlimler ve evliyâullah = Mürşid-i kâmiller (aleyhimüsselam) hep insandaki bu kötü varlığın temizlenmesi, nefsin mağlub olup ruhun galib gelmesi için çalışırlar.
Nefs yaman bir düşmandır. Düşmanların en şiddetlisi ve en büyüğüdür.
 
72 şeytan kuvvetindedir. Şeytan'dan kuvvetlidir fakat iman edip salih amel işlemeye meyli ve istidadı vardır. Adam olabilir, yola gelebilir.
İşte tasavvuf bu nefs düşmanına karşı mücadeleyi en büyük savaş kabul etmiş, düşman karşısında bir saat nöbetin bin saat ibadetten üstün olduğunu ifade eden hadisi şerifi, öncelikle ve evleviyetle nefse karşı tutulan nöbet olarak algılamışlardır.
 
EN KESTİRME YOL

Nefsin temizlenmesi ve kalbin ilahi nurla dolmasının en kestirme yolu, Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin tarif ettiği yoldur. Bu yola girme hususunda, Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri şöyle buyurdular:
 
"Yolumuz, ender bulunan yollardandır. Sağlam halkadır. Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa'nın sünnetlerine tutunmaktan başka bir şey değildir. Ashab-ı Kiramın takib ettiği yolu izlemekten başka bir gaye yoktur."
 
İLK ADİM

Hakîki bir mürşidi kâmile gelip bu ilmi öğrenmek isteyen bir mümin, nefsinin terbiyesi için ilk adımı atmış olur. Artık o mürşide kendini teslim etmiş ve biat etmiş demektir.
 
Bu maksatla bir mürşide gelip bağlanan kişiye mürid (yani Allah'ı arzu eden kişi) denir.
Mürid, geçmiş günahlarına tövbe etmiş, farzları yapmaya ve haramlardan sakınmaya kati olarak söz vermiştir. Artık bu kişinin nefsi sıkı bir takip ve kontrol altına girmiş demektir.     
 
Sonra mürid kalbine ve ruhuna Allâhü Teâlâ Hazretlerinden gelen nuru almayı öğrenir. Allah'dan gelen bu nuru almakta vâsıta, başta peygamberler sonra da onun vâris ve vekili olan mürşid-i kâmillerdir.
 
NURUN ALINIŞI

Mürid tenha ve temiz bir yerde kıbleye dönerek oturur. Gözlerini yumar. Mürşidinin tarif ettiği sûre ve duaları (1 fatiha 3 ihlas-ı şerif, hediye 7 itiğfar 7 salevat) okuduktan sonra da dilini damağına yapıştırır. Sonra aklından ve kalbinden masivayı (mahlukatı düşünmeyi) çıkarır. Bütün dikkatini nurun çıkış merkezine toplar. Ve oradan manevî kalbine Allah'dan gelen nurun geldiğini düşünür. Bir müddet sonra da dilini hiç oynatmadan sırf kalbinden "Allah" ismi şerifini zikreder.
Bu, Allah'a yakın olmanın ilk adımıdır. Nur geldikçe ruh kuvvetlenir. Nefs de böyle bir ruha galip gelemez ve vücut idaresini eline geçiremez.
 
SEVGİ ŞARTTIR, İSTİKÂMET ŞARTTIR

Allah'dan gelen nurları alabilmek için, Allah'ı, Resülüllah'ı ve Resülüllah'ın vârisi olan velileri sevmek şarttır. Bir kimsenin bu üçünden birini sevmemesi nurdan mahrum olmasına sebeptir. Çünkü Allah (c.c.) nurun sahibi, diğerleri de nuru insanlara getiren oluklardır.
Sevgi hakkında Sünen-i Ebi Davud'da zikredilen bir hadis-i şerif şöyledir:
Hazreti Ömer Radıyallahü Anh rivayet ediyor:
—"Allah Resulü (s.a.v) buyurdu: Allanın kullarından bir takım insanlar vardır ki ne peygamberdirler ve ne de şehittirler. Lakin Allah katındaki mevkilerinden dolayı onlara hem peygamberler hem de şehitler kıyamet günü gıbta edeceklerdir.Dediler ki:
— "Ey Allah'ın rasülü kimdir onlar bize bildirir misin?"
Efendimiz buyurdular ki:
—" Akraba olmadıkları halde ve mâli yönden hiç bir çıkan da bulunmadığı halde birbirlerini sırf Allah için seven kimselerdir. Vallahi onların yüzleri nurdur. Şüphesiz onlar nur üzere olacaklardır. Onlar, insanlar korktukları zaman korkmayacaklar, insanlar üzüldükleri zaman onlar üzülmeyeceklerdir. Sonra şu ayeti okudu
"Haberiniz olsun Allah'ın velileri var ya; onlar için ne korku vardır ve ne de mahzun olacaklardır."10
Yine sevginin insanı nerelere götürdüğüne dair bir hadis-i şerif:
Buharî, Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizî, Hazreti Enes Radıyallahü anh'den rivayet ediyor:
"Bir adam Peygamber Sallallahü aleyhi ve sellem'e:
—"Kıyamet ne zaman kopacak?" diye sordu. Efendimiz:
—"Soruyorsun ama ona ne hazırladın?" buyurdu.
— "Bir hazırlığım yok: sâdece Allah ve resulünü seviyorum" deyince o şöyle buyurdu:
"Elmer'ü me'a men ehabbe = Kişi sevdiği ile beraberdir."
 
Bu Hadis-i Şerifin râvîsi Enes Radıyallahü anh buyuruyor ki:
—"İslamdan sonra artık Peygamber Sallallahü aleyhi ve sellem'in,
"O halde sen sevdiklerinle berabersin" sözünden daha çok hiçbir şeye sevinmedik. İşte ben de Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemi.
Ebu Bekr'i ve Ömer'i, seviyorum. Onlar gibi amelim yoksa da onları sevdiğim için inşaallah onlarla beraber olurum". Görülüyor  ki:  Allah'ın  veli  kullarını  sevmek mümini  bir yere götürebiliyor.   Bir  şartla  ki,   Kur'ânı   Kerimdeki   (Ali  İmran,31) "fettebiuunii" emri icâbı Peygamberimizin sünnetine tam sarılmakla.
 
                   
      VELİ  - EVLİYA

Velilik çok yüksek bir mertebedir. Bu sebeple kolay kolay herkes veli olamaz. Veliliğin belli çileleri vardır. Gerçek velilerin hayatlarını okuduğumuzda bu çilelerin neler olduğunu kolayca anlamak mümkündür.
 
Evliya, veli kelimesinin çoğuludur. Veli; lügatte dost manasınadır. Din ve tasavvuf istilahında ise, Allah'ın kendilerini dost olarak seçtiği, keramet sahibi şeriat ehli mümin zâtlardır. Veliler de derece derecedir. Veliliğin en küçük derecesine "velayeti suğra" makamı denir. Bunun işareti şudur:
Bu derecede olan bir veli, yüzlerce sene uğraşsa, kalbine Allah fikrinden başka bir düşünce sokmak istese, yine de »kalbine Allah'tan başka bir düşünce sokamaz. Velayette bu makamın adına fenâ-i kalb makamı denir.
 10  S.Yunus 62
 
Manevî derecesi bu durumda olmayan birine veli veya evliya demek caiz değildir. Yine, bu durumda olmayan birinin velilik iddiasında bulunması dini açıdan son derece mahzurludur.
 
Velîliğin diğer üst dereceleri şöyledir: Velayeti kübrâ. velayeti ulyâ. velayeti nübüvvet , velayeti risâlet , velayeti ülü'l-azmiyyet makamlarıdır. Tasavvufta, velîlere "Velayeti ulyâ" ve diğer üst makamların esrarından haber vermek yasaktır. Bunlar velîlik sırlarıdır. Çünkü sıradan insanlar bu hakikatleri anlayamazlar.
 
"Allâhü Teâlâ hazretleri, evvelkilerin ve sonuncuların (geçmiş ve geleceklerin) ilmini bana verdi.
 
Allâhü Teâlâ hazretleri bana değişik değişik (bütün) ilimleri öğretti o
 
Bir kısım ilimde onu gizlemek üzere benden söz aldı. Çünkü benden başkası o ilimlere tahammül edemez. Bir kısım ilimde de (onu gizlemek veya açıklamak konusunda) beni serbest bıraktı. Bir kısım ilmi de ümmetimden avam ve havas (herkese) teblîğ etme vazifesini verdi..."11
 
Nitekim, Sahâbe-i kiramın büyüklerinden Ebu Hüreyre (r.a.) Hazretleri de, Resülüllah (s.a.v.) Efendimizin kendisine sır olarak bildirdiği fakat açıklamaya izin vermediği bilgilerden bahsetmektedir.
 
İMAM GAZÂLÎ HAZRETLERİ BUYURUYOR
 
Velîlik ve velayet sırları hakkında büyük alim İmam Gazali (rh.a.) Hazretleri, "Elmunkızu mineddalal" isimli eserinde şu izahatı yapmaktadır:
 
—"Zahirî ilimleri bırakıp, çalışma ve gayretimi tasavvuf üzerine verdim. Yakînen anladım ki, Hak yolunda olanlar ancak tasavvuf erbabı olan sofilerdir. Onların iç âlemleri (kalbleri), yollan ve ahlâkları en güzel şekildedir. Eğer akıl, ilim ve hikmet sahipleri bir araya toplanıp da sofilerin tarikatlarını değiştirip ondan daha yüksek ve daha güzel bir yol bulalım diye birleşseler, mümkün değil bulamazlar.
 
Çünkü onların görünür ve görünmez hareket ve durumları, Hazreti Resûlüllah'ın hallerinden örnek alınmıştır. Dünyâda ve âhirette peygamberlik nurundan daha yüksek bir nûr yoktur ki, onunla nûrlanmak mümkün olsun.
 
Sofiler peygamberlik nurundan o kadar istifâde eder, Kur'ân ve sünnete bağlılıkla o kadar nûrlanırlar ki, bâzan uyanık hâlde melekleri
11 Ruhul Beyan Tercümesi c.15 s 109 Miraç hadisi Ömer faruk Hilmi-Osmanlı Yayınevi
görürler. Peygamberlerin ruhlarını müşahede ederler. Daha nice faydalara kavuşurlar. Bundan başka, suret ve misâl müşahedesinden (maddî âlemden) sıyrılıp öyle bir mertebeye varırlar ki, dil onu anlatmaktan âcizdir."
 
KUTUB VE KUTUBLAR

Velîliğin en üst derecesindeki zâtlara "kutub" denir. Kutublar. her devirde bir veya iki, en fazla üç kişi olur. Bunlara; üçler denir: Kutbü'l-aktab, Gavsü'l âzam, Kutbü'l ûlâ diye isimlendirilirler. Üçlerin en yüksek derecede olanı "Kutbü'l-aktab"tır. Kutbü'l-aktab. kutubların kutbu demektir. Bu zât Peygamber Efendimizin tam vârisidir.
 
"El ulemaaaü veresetülenbiya" sırrının tam sahibi bunlardır. "Ulemaaaü ümmetî ke enbiyâai benî israiyl "hadisi şerifinin delâlet ettiği zatlar da bunlardır.
 
Velayet derecelerinin en yüksek makamına çıkmış bu zatlara, Mürşidi-i kâmil, insan-ı kâmil. Şeyh veya vâris-i Resul ismi verilir. Bu zatlar, Resülüllahın manevî vücudundan aldıkları Allah'ın nurlarını kendi manevî vücutları vasıtasıyla, isteyen insanların " manevî vücutlarına dağıtırlar. Yaşadıkları devrin insanlarını irşad ederler.
 
SİLSİLE-I SÂDÂT
 
Bu büyük veliler, Kur'ânı Kerimde nemi sûresinde anlatılan, Yemen'den Kudüs'e, göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zamanda Belkıs'ın sarayını getiren Süleyman aleyhisselamın veziri gibi çok büyük salâhiyet ve tasarruflara sahiptirler.
 
Sahâbe-i Kiram bu hususta en öndedir. Bu yüksek haillerin sahibi Allah dostları Sahâbe-i Kiram'dan sonra da devam etmiştir.
 
Hatta, birbirlerine bağlı zincir halkaları gibi bir silsile halinde, biri diğerine vazifesini devrederek günümüze kadar gelmişlerdir. Bu sebeple bunlara Silsilei Sâdât = Seyyidler zinciri denmektedir.
 
Tasavvufta iki silsile mevcuttur. Biri, gizli zikir silsilesi, diğeri açık zikir silsilesi. Gizli zikir silsilesi Hazreti Ebu Bekir Efendimize dayanır. Açık zikir yapan silsile de Hazreti Ali Efendimize dayanır. Tasavvuf erbabı her fert, mutlaka bu iki silsileden birine dayanır. Bütün tarikatlar, bu iki ana koldan gelmiştir. Daha sonraları bu iki kol, Nakşî Silsilesi ve Kaadirî Silsilesi diye anılmıştır.
 
Bu silsilelere Silsile-i zeheb (Altun silsile) Silsile-i kibriti ahmer, isimleri de verilmiştir.
 
MÜRŞİD-l KÂMİLİN VASIFLARI
 
Her şeyin hakîkisi ve sahtesi bulunduğu gibi mürşidi kâmilin de hakîkisi ve sahteleri mevcuttur.
 
Hakîki mürşid-i kâmiller, bizden evvelki asırlarda yaşamış ve hakikiliklerinde ittifak edilmiş; Abdülhalık Gucdüvânî, Şah Nakşıbend. İmam-ı Rabbanî ve Abdullah Dehlevî ve diğerleri (Kaddesallahü esrârahüm hazerâtı) gibi zatlardır. Bunların hayatları incelendiği zaman hakikilik vasıflan kolayca anlaşılır.
 
Sahtesini hakîkisinden ayırma işine gelince; bu oldukça zordur. Bunları ayırmak herkesin kârı değildir. Sahtesinin şerrinden korunmak ve hakîkisine kavuşmak için Cenâb-ı Hakka çok iltica etmek lazımdır. Çünkü her devirde sahteleri, hakîkilerinden kat kat fazla olmuştur.
 
Sahtesinde bulunan en açık vasıflar şunlardır:
 
Sahte mürşid, en başta şeriatın (dinin) emirlerine ve sünneti Resülüllah'a uymaz. Her devirde görülen en açık misali kadın erkek münâsebetlerindedir. Kadın cemaatla bir arada bulunur. Kadınlara elini öptürür. Kendisine tabi olanlar görünüşte çoğalıyor gibi gözükür, fakat hakikatta çoğalmaz. Seneler geçtikçe sahteliği meydana çıkar; neticede de sönüp gider. Sahte mürşidin, sohbetlerinde ve toplantılarında rüyaya çok geniş yer verilir. Hadis-i şeriflere ve ayeti kerimelere ulemanın verdiği manaların dışında manalar verilir. Sünnetler yanlış yorumlanır.
 
Dinin yayılması için değil, kendi tarikatının yayılması için çalışır. İnsanların hidâyete ermeleri için çalışmaktan ziyade İstikameti düzgün insanlarla uğraşır ve onlarla meşgul olur. Mekruhlara ehemmiyet vermez. Nafile ibadetleri insanların gözü önünde yapar. Zamanlı zamansız, yerli yersiz insanların gözü önünde ağlar. Halbuki tasavvuf, insanların gözü önünde nafile ibâdet yapmayı ve ağlamayı kat'î olarak yasaklamıştır.Vahdeti vücuda inanır. Kendisinden ibadet sakıt olduğunu söyler. Ve daha buna benzer nice hallerle etrafına toplananları idlal eder.
 
ŞEYTAN  MÜRlD TOPLAR

Bu kişilerin en büyük yardımcısı Şeytan'dır. Şeytan sahte mürşide devamlı mürid toplar. İnsanların rüyalarına girerek onları rüyalarında kandırır. Sık sık o kişinin (sahte mürşidin) suretine girerek insanlara gözükür. Rüyalarda önceleri dine uygun halleri telkin eden Şeytan, iyice itimat topladıktan sonra insanları sapıttıracak görüntülere başlar. Sahte mürşidin tâbîleri artık her gece Peygamber Efendimizi (!) rüyalarında görmeye başlarlar. Peygamber Efendimiz (!) ise o mürşide (!) selamlar ve talimatlar gönderir. Ertesi gün sahte mürşidin yanında en iyi rüyayı anlatan mürid en iyi müriddir. Artık bütün ameller bu rüyalar istikametinde yoğunlaşır. Şeytanın yardımı ile keramete benzer haller (istidraclar) görülmeye başlar. Bu halleri görenler o kişiye kolayca bağlanır.
 
İşin aslı ise şöyledir:
 
O kimsenin Peygamber Efendimiz diye gördüğü Şeytandır. "Şeytan benim suretime giremez" Hadisi Şerifine ne dersiniz denirse; bu doğrudur. Burada Şeytan, Peygamber Efendimizin suretine değil başka bir surete girmiş ve rüyanın sahibine ben Peygamberim diye fısıldamış oluyor. O kişinin gördüğü, Peygamber Efendimiz değil; Şeytanın girdiği bir surettir. O suretin Peygamber Efendimiz olup olmadığını anlamak için Peygamber Efendimizi (s.a.v.) hayatta görmek ve bilmek lazımdır. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) yüzünü Sahâbe-i Kiramdan başka kim bilebilir?..
 
Mânâ âleminde Peygamberimizin hakîki yüzünü görebilmek imkânsız denecek kadar zordur. Onu mânâ aleminde görebilmek için normal bir insanın kolay kolay yerine getiremiyeceği şekilde ibadet etmesi şarttır. Kırk sene yatsı abdesti ile sabah namazını kılan, yâni kırk sene sabahlara kadar hiç uyumadan ibâdetle meşgul olan, Kâbede iki rekat namazda Kur'ân-ı Kerimi hatmeden, İmâmı Âzam Hazretleri ve onun gibi zâtlar ancak görebilir.
Hulâsa; sahte rüyalar sahte mürşitlerin en büyük sermâyeleridir. Halbuki başta Şah Nakşıbend Muhammed Bahaüddin (k.s.) Hazretleri olmak üzere bütün mürşid-i kâmillerin ortak bir sözü vardır:
 
—"Sâdâtımız, rüyaya, ehemmiyeti mahsûsa atfetmezler". Yani bizim büyüklerimiz rüyaya hususi bir ehemmiyet vermezler.
 
Hakîki mürşidi kâmillerin rüyaya bakış açıları işte budur.
 
ŞEYTANIN  TASALLUTUNA   MİSALLER:

Abdülkâdir Geylânî (k.s.) Hazretleri anlatıyor: Henüz tasavvufa yeni sülük etmiştim.  Bir akarsu kenarında ibâdetle meşguldüm. Gökyüzünden bir nida geldi. — "Ey Abdülkâdir! Hazır ol sana tecellî edeceğim."
Bu ses gelir gelmez etrafımda ne kadar ağaç taş varsa hepsi secdeye vardı. Ben bu hal karşısında hayrette kaldım. Ve düşündüm ki, Hak Teâlâ Hazretleri mekândan münezzehtir. Bu ses ise gök tarafından geliyor. 0 halde şeytanîdir. Bu düşünce İle ondan yüz çevirdim ve defetmek istedim. Tekrar :
 
—" Ey Abdülkâdir! Ben senin Yüce olan rabbinim." diye nida geldi. Her şey yine secdeye kapandı. Bunlara asla iltifat etmedim. Zikre devam ettim."
Bunun üzerine gökten siyah bir şey parça parça olarak yanıma düşüverdi. Meğer Şeytân-ı laıyn imiş. Etrafımda olup secdeye kapanan ağaçlar ve taşlar onun avenesi, yardımcıları imiş. Ağaç ve taş şekline girerek beni sapıttırmaya gelmişlermiş. Hepsi dağılıp gittiler. Şeytân-ı laıyn de bana dediki:
 
—Yürü var git! İlmin bereketleri ile şerrimden kurtuldun, diyerek yanımdan firar etti.
Adamın biri evliyadan A'Ia Bin Ziyâd'a gelir:
—"Dün gece rüyamda seni gördüm. Cennette salınarak yürüyordun" der. Bunun üzerine A'la Bin Ziyad öyle öfkelenir ki:
—" iblis, benden başka dalga geçecek birini bulamamış mı? Gözüne de senden daha alçak birini kestirememiş mi ki, elçi olarak seni görevlendiriyor" dedi.
 
CÜNEYD-i BAĞDADÎ HAZRETLERİ İLE 20 YIL

Şeytan AleyhiIIa'ne hizmetçi bir derviş kıyafetinde Cüneyd-i Bağdadî Hazretlerine geldi ve hizmetine girmeyi teklif etti. Tam 20 sene hizmet etti. 20 sene sonra ayrılıp giderken :
—"Beni tanıyor musun?" diye sordu. Hazreti Cüneyd:
—"Tabi! Yanıma ilk girdiğin anda seni tanımıştım. Sen Ebu Mürre iblisin ta kendisisin."
iblis hayret etti ve son atışını yaptı:
—"Senin derecene çıkmış birini görmedim," deyince Cüneyd Hazretleri:
—"Defol mel'un! Yanımdan ayrılmadan beni böbürlendirip dinimi mahvetmek mi İstiyorsun? dedi.

40 SENE NAFİLE ORUÇ

40 sene üç ayların tamamında nafile oruç tutan bir zat, bir gün bir alışveriş kuyruğunda bulunur. Dışarıdan gelen bir kişi, kuyruğa girmeden alış veriş yapmak ister ve bunda İsrar eder. O kadar İsrar eder ki, kuyrukta bulunanların sabrını taşırır
—"Neden acele ediyorsun? diye sorarlar. O da der ki,
— "Bu gün nafile oruç tutmuştum, iftar yaklaştı. Onun için acele ediyorum" deyince kuyrukta bulunan ve 40 senedir nafile oruç tutup kimseye söylemeyen adam dayanamadı:
—"Be adam, ben kırk senedir nafile oruç tutuyorum; gene de senin bu yaptığını yapmıyorum" deyince o adam:
—" Ben de 40 senedir sana bunu bir türlü söyletemiyordum. Nihayet söylettim. Ben Şeytanım" diyerek oradan uzaklaşır.
 
MÜRŞİD-İ KÂMİLİN   TÂBÎLERİ

Mürşid-i kâmilin tabileri üç tür.

1—Müridleri
2-Halifeleri
3-Vârisi
 
Mürşide tâbi olan herkese mürid denir.
Müridlerin içinde çok ibadeti ve dine çok hizmeti ile dikkati çeken, ayrıca çile ve erbeıyn çekerek (40 gün aç karına gece gündüz zikir ve ibadetle meşgul olan) kişiler olur. Şeyh, irşat vazifelerinde işte bu kişilerden istifade edebilir. İstifade ettikleri bu yetişkin müridlere "Şeyhin Halifeleri" denir. Bunlar ibadette ve dine hizmette çok ileri mertebededirler.
 
Şeyh, vefat etmeden önce Resülüllah Efendimizin de bulunduğu bir manevî toplantıda yerine bırakacağı halîfesinin kim olacağı işaretini alır ve vefat etmeden önce o halîfesini yerine "vâris" tayin eder.
 
Diğer halîfe ve müridler şeyhin vefatından sonra yeni vâris-i resule gelerek bîat ederler. Buna mecburdurlar. Eğer yeni vâris-i resule gelip biat etmezlerse manevî nisbet ve irtibatları kopar. Ana şebekeden kopmuş su musluklarının susuz kaldığı gibi bunlar da feyizsiz kalırlar.
Tasavvuf tarihine baktığımızda ana şebekeden kopmuş pek çok bâtıl silsileler görülür. Bunlar günümüze kadar çoğu, babadan oğula geçen birer "silsile-i sulbiyye" olarak feyizsiz tarikat kollarını oluşturmuşlardır.

ÜVEYSÎ  İRŞAD

Bir de Üveysî olarak irşad olma hâli vardır ki, o da şöyledir:
Bir mürşid-i kâmil vefat ettikten sonra da istediği bir kimseyi irşad edebilir. Kendi ruhaniyetinden istimdat isteyen birine yardımlarda bulunur ve onu »manen terbiye eder. Silsile-i Sâdât-ı Nakşıbendiyye içinde büyüklerin kabirlerine giderek irşad olmuş, nice manevî derece ve makamlar elde etmiş zâtlar mevcuttur. Bunların en meşhuru Ebulhasen Harkâni Hazretleri'dir ki, tam 12 sene Bâezid-i Bestâmi Hazretlerinin kabri saadetlerine devam ederek onun ruhaniyetinden velilik hırkasını giymiş ve pek çok manevî bereketlerin sahibi olmuştur.
 
Bu hâdise tasavvuf kitaplarında aynen şöyle anlatılır:
 
Bâyezîd-i Bestâmî Hazretleri, her sene bir defa. Dıhistan'da şehitlerin kabirlerinin bulunduğu Kumtepeyi ziyarete giderdi. Harkân'dan geçerken durur ve havayı koklardı. Talebeleri kendisine;
' —"Efendim, sizin bu şekilde havayı koklamanızdaki hikmet nedir? Biz herhangi bir şeyin kokusunu duymuyoruz." diye sorduklarında, bu­yurdu ki;
—"Evet öyledir. Fakat bu kasabadan öyle birisinin kokusu geliyor ki, onun adı Ali, künyesi Ebul Hasen'dir. O, zamanın kutbu olacaktır."
 
Ebu'l Hasen Harkânî (k.s.) Hazretleri Cenâb-ı Bâyezid'i mânâda gördüğünü ve irşada mazhar olduğunu söylemiştir.
 
Oniki sene Harkân'dan Bestâm'a hocasının kabrini ziyaret için gitti. Bu ziyarete giderken, yolda Kur'ân-ı kerîmi hatm ederdi. Her gittiğinde ziyaret ile ilgili vazîfelerini yaptıktan sonra;
— "Yâ Rabbî! Bâyezîd'e ihsan ettiğin, İlmi ledün'den (sana âit ilimlerden) büyüklüğünün hakkı için, Ebü'l-Hasen kuluna da ihsan eyle!" diye yalvarırdı. Geri dönerken, hiç bir zaman Hazreti Bâyezîd'in türbesine arkasını dönmezdi.
 
Oniki sene sonra, Allahü Teâlânın lütfü ile Bâyezîd'in ruhaniyetin­den istifâde edip olgunlaştı. Allahü Teâlâyı tanıtan kalb ilimlerinde ve diğer ilimlerde talebe yetiştirmeye başladı.
 
Şah Nakşıbend Hazretleri de kendinden evvel geçen evliyanın büyüklerinin kabirlerini birer birer ziyaret ederek ne gibi üstün hallere kavuştuğunu ifade etmiştir.
İşte bu şekilde, cismen değil de manen terbiye olma haline tasavvufta "Üveysî" olarak irşad olma hâli denir. Bu hal, ilk defa Veysel Karânî Hazretlerine vâki olmuştur. Resülüllah Efendimizi bizzat görmemiş ancak, ruhaniyetinden istifade ederek irşad olmuştur.

BÜYÜKLERİ ANLAMAK VE KUTBU İRŞAD
 
Başta Resülüllah (s.a.v) Efendimiz olmak üzere, manevî büyüklerin dereceleri hakkında söz söylemek, onların üstünlüklerini anlatmak çok zordur. Çünkü onların manevî halleri söze ve yazıya sığmaz. Onları az da olsa anlayabilmek için, onlara tâbi olmak ve onların sohbetlerine iyi niyetle devam şarttır. Onlar madde ve mekânla alakası olmayan bir âlemin habercisidirler. Anlattıkları, söz kalıplarıyla tam ifade edilemediği gibi, kendilerinden de kelime dizileriyle birşeyler anlatmak kolay değildir.
 
Nitekim İmâmı Rabbani (k.s.) Hazretleri bu büyük zatlardan asırlar içinde ancak bir tane gelen Kutbu İrşad hakkında buyuruyorlar ki:
 
"...Kutbu irşâd, çok az bulunur. Asırlardan, çok uzun zaman sonra, böyle bir cevher dünyâya gelir. Kararmış olan âlem onun gelmesiyle aydınlanır. Onun irşadının ve hidâyetinin nurları bütün dünyaya yayılır. Yer küresinin ortasından tâ arşa kadar herkese; rüşd, hidâyet, imân ve ma'rifet onun yolu ile gelir. Herkes, ondan feyz alır. Arada o olmadan, kimse bu ni'mete kavuşamaz. Onun hidayetinin nurları, bir okyanus gibi, bütün dünyayı sarmıştır. O derya, sanki buz tutmuştur. Hiç dalgalanmaz ( Yani şöhretten uzak olup, onu herkes tanıyamaz.) O büyük zâtı tanıyan ve seven bir kimse, onu düşünürse, yâhud o, kimi sever ve onun yükselmesini isterse, o kimsenin kalbinde, sanki bir pencere açılır. Bu yoldan, sevgisi ve ihlasına göre. o deryadan kalbi feyz alır. Bir kimse Allâhü Teâlâyı zikreder ve bu zâtı hiç düşünmez ve tanımazsa bile, yine ondan feyz alır. "12
 
"Onu inkar edenler her ne kadar zikirle meşgul olsalar bile ondan istifade edemezler"13
 
Peygamberimiz Aleyhisselam ve onun vârisleri Allâhü Teâlâ ile kulları arasında bir berzah mesabesindedirler. Allâhü Teâlânın kendilerine bahşetmiş olduğu ilahi nur ve feyz denizinde müstağrak (boğulmuş) haldedirler. Nur denizinde yüzerler. Cismânî yüzleriyle, Allanın kullanyla meşgul olurken, manevî yüzleriyle de Allâhü Teâlâ'ya bağlıdırlar. Zahirleri halk ile, bâtınları Hak iledir. Bu sebeple bu zatlara biat, Allâhü Teâlâ'ya biattir. Onlara bağlanmak, Allah'a bağlanmaktır. "Onların yüzüne bakınca Allah hatırlanır"
 
İLİMLERİ

12 Mektubât-ı Şerife 1/260.
13  Mebde' ve meâd risalesi M. s13
 
 
İsteyen herkes peygamber olabilir mi veya olabilmiş midir? Şüphesiz ki hayır. Peygamberler, husûsi yaratılmış zatlardır ve yine bunların kendilerine mahsus husûsi hal ve sıfatları vardır. Allâhü Teâlâ Hazretleri, resullerini alelade kullarından değil, husûsi olarak yarattığı tam ve mükemmel kullarından gönderir.
Peygamberler söylediklerinden başka şeyler de bilir fakat, onları söylemeğe memur olmadıkları için söylemezler.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) den sonra İslam şeriatını ve İslam nurunu yaymakla vazifeli büyük velîler de böyledir. Onlar da husûsi seçilerek gönderilirler.
 
İsteyen herkes peygamber olamayacağı gibi, isteyen herkes de vâris-i resul (Peygamber vârisi) olamaz. Bu sebeple Allah'la kullan arasında bir vesîle olduğunu kabul eden bir kimsenin, bu vesileyi kendisi gibi alelade bir insan kabul etmesi doğru değildir. Peygamberler günah işlemeyecek şekilde yaratılmıştır. Hakîki vâris ve vekilleri de günahtan muhafaza edilirler. Husûsi koruma altındadırlar. Fakat tekrar ifâde edelim ki, "hakîki" olması şarttır. Eğer bu zatlar. hatâ ve günah erbabı kimseler olsalardı, yaymak istedikleri şeyler hep hatalı olurdu.
 
Allah'ın nurunu yaymakla vazifeli bu mübarek zatların adedi her asırda bir, iki veya üçü geçmez.
(Zamanımızda her mahallede bir veya tane (!) bulunuyor olması ayrı bir bahistir.)
Bu zâtların vazife yapmadıkları bir zaman ve asır yoktur. İslamiyetin yok olduğunun zannedildiği bir yerde, aynen Resûlullah'a gelen şekliyle İslâmiyeti "bi iznillah" yeniden diriltirler.
 
Bu zatların ahlâkları tamı tamına Kur'ana uygundur. Sünnet-i Resülüllah'dan karınca başı kadar ayrılmazlar. Çalışma ve irşad şekilleri Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sünneti üzeredir: Kur'anı Kerimi ve Kur'an ilimlerini talim, dini öğretmek ve fertleri irşad. Silsilei Sadat-ı Nakşibendiyye-i Aliyye  
 
NASIP İŞİ...

Bir kimsenin, bu zâtlara karşı içinde beliren bir sevgi, öbür âlemde kurtuluşuna vesîle olur. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.):
—"Kişi sevdiği ile beraberdir", buyurmuştur.
Yaşadıkları devirde bu zâtları bulmak ve intisab etmek çok zordur ve nasip işidir. Bu sebeple bunlara Silsile-i Kibrîti Ahmer (yeryüzünde çok az bulunan kırmızı kükürt taşı) de denmiştir. Bunları, ancak ezelden nasibi olanlar anlayabilirler ve intisab edebilirler.
 
Hayatlarında iken hemen hepsine ulemâ-i rüsum (yani maaşlı din alimleri) muhalefet etmişler, aleyhlerinde ileri geri sözler sarfetmişlerdir. Bu. Resülûllah Efendimizin de, kitap ehli Yahudi ve Hıristiyan âlimleri tarafından reddedilmelerine benzer. Bu kimseler kısa akıllarının almadığı her şeyi ya inkâr ederler veya te'vîle kalkışırlar.
 
İyilerle beraber olmak ve hakîki mürşid-i kâmili bulup ona bağlanmak için Cenabı Hakka yalvarmak, çok duâ etmek lâzımdır. Abdülkâdir Geylânî (k.s.) Hazretleri bir sohbetinde dinleyenlerine şöyle diyor:
—"Salih zâtların peşine takıl. Kimin sâlih kimin münafık olduğunu bilemediğin için gece kalk; iki rekât namaz kıl ve ardından şöyle duâ et:
—"Yâ rabbi! Bana salih kullarını göster. Beni sana getirecek kılavuzu göster. Gözümü sana yakınlık nuru ile nurlandırarak mükemmelleştir. Bana başkalarının gördüklerini anlatan değil, bizzat gördüklerini haber verecek bir kılavuzu bildir.
Ve yine Abdülkâdir Geylânî (k.s.) Hazretlerinin bir duası da şöyledir:
—"Allâhım! Senden, bizi belâlara uğratmadan kendine yaklaştırmanı istiyoruz. Bizleri kötülerin şerrinden tacirlerin tuzağından koru.... Senden bizleri iyi amellere ve amellerde de ihlâsa muvaffak kılmanı istiyoruz. Amin."
 
Ebu'l-Hasen Harkânî (k.s.) Hazretleri de buyuruyor ki:
—"Şu iki kişinin çıkardıkları fitneyi, şeytan bile çıkaramaz: Dünya hırsına sahip âlim ve ilimden yoksun sûfî."
 
SÜNNETE  UYMAYANDAN MÜRŞİD OLMAZ

Bir gün ; Bayezid-i Bestâmî Hazretlerine yakınları:
 
—"Efendim, filan yerde büyük bir zât var. Fazîlet ve keramet sahibi bir velîdir." dediler ve daha başka sözlerle o zâtı çok övdüler. Bunun üzerine Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) Hazretleri,
—"Madem öyledir. O halde o büyük zâtı ziyarete gitmemiz lâzım oldu." buyurdular. Talebelerinden bâzıları ile birlikte onun bulunduğu yere geldiler. Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) Hazretleri, bildirilen zâtın, mescide gitmekte olduğunu ve kıbleye karşı tükürdüğünü gördü. Görüşmekten vazgeçip derhal geri döndü. Sonra o kimse hakkında şöyle buyurdu:
—"Dînin hükümlerini yerine getirmekte, Sünnet-i seniyyeye uymakta ve edebe riâyette zayıf birisine, nasıl olur da keramet sahibi denilir.   Böyle   bir   kimsenin,   Allahü   Teâlânın   evliyasından   olması mümkün değildir." buyurdu.

 
EBUL FARUK ( k.s.) HAZRETLERİNİN HAKİKİ MÜRŞİDİ TARİFİ
 
 
"Ağaç nasıl ki, gövdesinden değil de meyvesinden iyi anlaşılırsa. mürşid-i kâmil olan kişiler de, gösterişli zahir hallerinden değil, meyve ve mensuplarından yani yetiştirdikleri kimselerin güzel hallerinden anlaşılır. Ve bu suretle kendilerine tâbi olmak, manevî feyzinden her hususta istifade etmek caiz ve sahih olur. Şöhreti arşa çıksa, hakîki mürşidin misâli, meyvesidir."
 
        TENVÎRUL KULÛB'DA
 
 
Tenvîrul kulûb sahibinin izahına göre ise, hakîki mürşidde bulunması gereken vasıflardan bazıları şunlardır:
 
Mürşidi Kamil şer'î ve dinî ilimlere tam vakıf olacak (Cahil kimseden mürşid olmaz.)
Kitaba ve sünnete tam uyacak ( Kitaba Sünnete uymayandan mürşid olmaz)
Dini yayacak. İlim okutacak, ilim okutturacak ( İlimle meşgul olmayandan mürşid olmaz)
 
VESÎLE VE MA'BÛD
 
Yalnız, vesîle ayrı, Mâbûd ayrıdır. Vesîleyi mâbûd kabul etmek küfürdür. Fakat vesîleyi Mâbud manasında düşünerek ondan uzaklaşmak da nasipsizliktir ve hesapsız güzelliklerden mahrumiyettir.
 
Vesîle ve vâsıtayı uluorta inkâr, en büyük vesîle ve vâsıta. Allah'ın Resulünü (s.a.v.), Cebrail Aleyhisselâmı ve Kur'ânı Kerîm'i inkârdır. Çünkü bunların her üçü de Allah ile kullan arasında vesiledir. Bu sebep ve vesileleri terk ederek Allah bilinemez ve Allah'a yakîn hasıl olamaz.
 
Peygaberler ve varisleri birer sebeptir. Onlar saliklere çeşme vazifesi görürler. Allahü Teâlâ Hazretlerinden gelen feyiz ve nurları akıtan birer çeşme... Çeşmeye yaklaşmak ve gönül destisini çeşmeden nurla doldurmak lazımdır.
 
Bu hususlara aklı ermeyenlerin hiç olmazsa sükûtu tercih edip susmaları onlar
 
için en doğru yoldur. Meşhur bir sözdür:
 
"Men lem yezuk: vâh bilmez yazık" Tatmayan bilemez. Vah yazık!
 
 
GERÇEK  MÜRŞİD
 
 
Mukaddimemizi, Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin şu sözü ve bir dua ile tamamlayalım:
 
— Biz, ilk zamanlar kendimizi aranan, başkalarını da arayan sanır­dık. Yanılmışız; şimdi o görüşümüzden dönüyoruz. Gerçek mürşid, Allâhü Teâlâ'dır. O, kimin içinde, bu yola karşı bir istek bulursa bize yolluyor. Bize gelince, nasibi neyse, bizim yolumuzdan ona kavuşu­yor.14   
 
14 reşahat aynül hayat tercümesi
 
 
İÇİNDEKİLER

İçindekiler 5 Takdim     9
insan 9
Veli-Evliya    13
Kutub Ve Kutublar   14
Silsile-i Sâdât 14
Mürşidi Kâmil'in vasıfları     15
Şeytan Mürid Toplar 16
Şeytanın Tasallutuna misaller        17
Mürşid-i Kâmilin   Tâbîleri   18
Üveysi irşad    19
Büyükleri Anlamak ve Kutbu irşad 20
İlimleri                 21
Sünnete Uymayandan Mürşid Olmaz       23
Şah Nakşıbend Hazretlerinin Hakiki Mürşidi Tarifi                         
" Altun Silsile Hakkında Bir Açıklama"      25
Silsile-i Saadaat-ı Nakşıbendiyye-i Aliyye       27
1)    Hazret-i Ebû Bekrini's-Sıddıyk (Radıyallâhu Anh)                         
2)      Selmânü-ı Fârisî (Radıyallahü Anh) 63
3)      Hafıdü Sıddık-ı Ekber Kasım (Radıyallahü Anh) 77
4)      İmam Câferü's- Sâdık (Radıyallahü anh) 81
5)      Ebû Yezîd Tayfûrü'l-Bestâmî (K.S.) Hazretleri    97
6)      Şeyh Ebu'l -Hasen Harkânî (Kuddise Sirruh)        121
7)      Şeyh Muhammed Farmedî (Ebu Ali Farmedi) (K. S.)     
8)      Şeyh Yûsuf Hemedânî (Kuddise Sirruh)   142
9)      Hâce Abdü'l-Hâlik Gucdüvânî (Kuddise Sirruh)     149
10)    Hâce Arif Rivgirî (Kuddise Sirruh) 158
11)      Hâce Mahmud İncir Fagnevî (Kuddise Sirruh)     159
12)      Hâce Ali Ramîtinî (Kuddise Sirruh) 161
13)      Hâce Muhammed Bâbâ Semâsî (Kuddise Sirruh)                          
14)      Hâce Seyyid Emir Kilal (Kuddise Sirruh)   175
15 ) Hâce Muhammed Bahaü'd-din Şah Nakşibend (K. S.)   195
16)     Hâce Alaüddin Attar (Kuddise Sirruh)     277  »
17)       Hâce Ya'kub Cerhi (Kuddise Sirruh)                     293
18)       Hâce Ubeydullah Ahrar (Kuddise Sirruh) 297
19)       Hâce Muhammed Zahid Bedahşi (Kuddise Sirruh) 347
Hâce Derviş Mehmed (Kuddise Sirruh)     353
Mevlana Muhammed Hâcegî Emkengî (K. Sirruh)          355
21)       Hâce Muhammed Bâkibillah (Kuddise Sirruh)     357
22)       Imâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûk-i Serhendî (K. Sirruhu)               373
23)       Şeyh Muhammed Ma'sum (Kuddise Sirruh)        465
24)       Şeyh Seyfü'd-din Arif (Kuddise Sirruh)      484
25)       Şeyh Muhammed Nurü'l-Bedvânî (Kuddise Sirruh)                        491
26)       Şemsü'd-din Habîbullah Mirza Cân-ı Cânân (K. S.)                       495
27)       Şeyh Abdullah Dehlevî (Kuddise Sirruh)    513
28)       Şeyh Hafız Ebû Saîd Sâhib (Ebû Saîd Fârûkî) (K. S.)                      530
29)       Şeyh Habîbullah Cân-ı Cânân (Mevlânâ Ahmed Saîd ) (K.S.) 535
30)       Şeyh Mazhar-ı Şân Cân-ı Cânân (Muhammed Mazhar) (K.S.)54

Diğer Özellikler
Stok KoduOsm Alt Sils
MarkaOsmanlı Yayınevi
Stok DurumuBu ürün geçici olarak temin edilememektedir.
En yeni ürünler
Güvenli teslimat
Kampanyalı ürünler
Piyasadaki en iyi fiyat